FinTech dünyasında yatırım turlarının matematiği 2025 itibarıyla kökten değişti. Geçmişte kullanıcı büyüme hızı ve işlem hacmi gibi metriklerle şişirilen değerlemeler, art arda yaşanan veri ihlalleri sonrası yerini daha somut bir kritere bıraktı: siber dayanıklılık. Risk sermayesi fonları artık bir girişimin potansiyelini ölçerken, teknoloji altyapısının ne kadar güvenli olduğunu ilk sıraya koyuyor. Bu yeni denklemde, ‘sıfır güven’ (zero-trust) mimarisine sahip start-up’lar, rakiplerine göre belirgin bir ‘güvenlik primi’ ile fonlanıyor. Dolayısıyla, kodun kalitesi kadar güvenlik mimarisinin sağlamlığı da masadaki en önemli pazarlık kozu haline geldi.
Sıfır güven modeli, geleneksel ‘kaleyi içeriden koru’ anlayışını yıkan bir paradigma sunuyor. Bu mimari, ağ içinden veya dışından gelen her erişim talebini potansiyel bir tehdit olarak kabul edip kimlik doğrulamasını zorunlu kılar. Yani, ‘asla güvenme, her zaman doğrula’ ilkesiyle çalışarak mikro segmentasyon ve katmanlı erişim kontrolleri uygular. Yatırımcılar için bu yaklaşım, sadece bir teknik detay değil, aynı zamanda regülasyonlara uyum ve marka itibarını koruma garantisidir. Değerleme sürecinde bu mimarinin varlığı, girişimin gelecekteki olası para cezaları ve müşteri kaybı risklerini ne kadar ciddiye aldığının bir kanıtı olarak görülüyor.
Bu yeni trend, en çok erken aşama FinTech girişimlerini etkiliyor; zira artık güvenlik bütçesi bir lüks değil, kuruluş sermayesinin temel bir parçası olmak zorunda. Bu durum, özellikle FinTech’lere yönelik ‘Güvenlik-as-a-Service’ (SECaaS) çözümleri sunan yeni nesil siber güvenlik start-up’ları için devasa bir pazar yaratıyor. Yatırımcılar risklerini minimize ederken, son kullanıcılar ise daha güvenli finansal hizmetlere kavuşuyor. Türkiye’deki girişimcilik ekosistemi için bu, global pazarda rekabet edebilmenin anahtarını sunuyor; zira sağlam bir güvenlik temeli üzerine inşa edilen yerli FinTech’ler, uluslararası fonların radarına daha kolay girecektir.











